Küresel ısınma Küresel ısınmaya ilişkin olarak 1980'lerde başlayan tartışmanın çevremizdeki gerçeklere uygun sonucunu sıradan yurttaş da görmeğe başladı. Yazlar uzuyor, kışlar eskiye oranla daha yumuşak geçiyor, yağmurlarla birlikte sağlıklı ürünler azalırken yediklerimiz pahalanıyor.
Ancak, yakın gelecekte kapıda bekleyen acılı sonlar daha yaşamsal sorunlar yaratarak çöllerin büyümesi, Akdeniz'e özgü iklimin kuzeye taşınması, kutup buzlarının erimesi, buna bağlı olarak deniz yüzeylerinin yükselmesi, alçak yerlerin su altında kalmaları, giderek kimi Atlantik ve Pasifik devletlerinin (ya da bağımlı toprakların) büyük olasılıkla bütünüyle ortadan kalkmaları, düzlüğü çok yaygın ya da toprağı çok az olanların büyük ölçüde toprak yitirmeleri, Himalayalar gibi yüksek dağların tepelerindeki karların da erimesiyle Brahmaputra, Mekong ve Yangtze gibi koca nehirlerin de daralıp solucana dönmeleri, insanlığın önemli bir bölümünü yarattıkları ovalarla beslemiş olan bu suların yok olmasıyla büyük göçlerin başlaması, daha üzünçlü olanı su savaşlarının birbirlerini izlemeleri, umulmadık zamanlarda yeni kasırgaların oluşması ve ayrıca doğanın dengesi bozulduğundan beklenmeyen türlü şaşırtıların (sürprizlerin) yaşanacağıdır.
Yok olmanın eşiğindeki devletler ya da siyasal yönden bağımlılar içinde şunlar sayılmalıdır: Antigua-Barbuda, Aruba, Bahama'lar, Barbados, Belize, Bermuda, Cape Verde, Doğu Timor, Dominika, Faroe Adaları, Fiji, Grenada, Guadeloupe, Guam, Guernsey, Gineau-Bissau, Haiti, Hollanda Antilleri, Isle, Jersey, Kiribati, Komoros, Kuzey Mariana'lar, Maldive'ler, Marshall'lar, Martinique, Mauritius, Mayotte, Mikronezya, Nauru, Palau, Polinezya, Réunion, Saint Kittes-Venis, Saint Lucia, Saint Vincent-Grenadine'ler, Samoa, Sao-Tomé-Principe, Seychelles, Solomon'lar, Tonga, Trinidad-Tobago, Tuvalu, Yeni Kaledonya, Vanuatu ve Virgin'ler. Düz ovalı ya da toprağı az olanlar içinde de şunlar vardır: Bangladeş, Bahreyn, Belçika, Brunei, Danimarka, El Salvador, Hollanda, Şili ve benzerleri.
Bütün bunlara verilecek zararların, kuşkusuz, suçluları var. En baştaki suçlu gene küresel soygundan sorumlu olan tekelci sermayedir. Onun baş destekçisinin de ABD Hükûmeti olduğunu biliyoruz. Ortakları da Avrupa Birliği'nin Almanya, Britanya ve Fransa gibi güçlü sermayeci üyeleridir. Kısa erimde kendi kârını öne çıkaran tekelci sermaye çevreyi korumada en alt düzeyde bir titizlik göstermiyor. Amerikan yönetimi Kyoto Antlaşmasını bile onaylamamıştır. Oysa, bu antlaşmada (yerine getirilmeyen) önlemler de artık geride kalmış, daha kararlı adımlar ivedilik kazanmıştır.
Günümüzdeki küresel ısınmanın çok ciddî boyutlara ulaştığına kuşku yok. Bu gerçeğin yanı başında iklim koşullarının küreyi tarihin başından bu yana etkilediği de bilinmelidir. Coğrafyacılar ve kimi tarihçiler onun toplumların başına gelenlerin üstündeki etkisini zaman zaman abartmış olabilirler. Ancak, aşağıdaki örnekleri de görmezden gelemeyiz.
Hunlar Asya'nın kuzeyinden, Türkler de Orta Asya'dan bir ölçüde iklim koşullarından etkilenerek Batı'ya doğru akmışlardı. Avrupa'nın kuzeyinde Teuton kavimleri soğuğa ve ondan doğan sonuçlara katlanamadıkları için güneylere indiler. İskandinavyalılar da daha uygun yaşam koşullarını biraz daha güneye inerek aradılar ve tarıma geçebildikleri için artan nüfusları dışa taşma yollarını aramak zorunda kaldılar. Roma İmparatorluğu da kuzeyden gelen bu akımlarla önce sarsıldı, sonra yıkıldı. Koca Grönland (Greenland, Yeşil Ada) ile Newfoundland bu arayışların birer sonuçları olarak bulundular. Kuzeyden gelen Vikingler'in o güne değin Anglo-Sakson damgalı İngiltere'ye ayak basmalarının ve kimilerinin orada yerleşip kalmalarının nedeni de buydu. Gene Vikingler deniz yoluyla Sen Nehri'nin içlerine ulaşarak o zamanki Paris'e de çıktılar. Kimi yazarlara göre, Orta Çağ'ın başında Müslüman genişlemesinin nedeni (dini yayma dürtüsüne ek olarak) Arabistan Yarımadasındaki kuraklık ve kıtlıktı. Moğolların, yerle bir ettikleri Bağdat'a değin inmelerinin bir nedeni de iklimdi. Onları dizginleyen de Orta Asya çevresinde nasıl savaştıklarını bilen Türklerdi. Akdeniz çevresindeki İslâm devletinin gücüdür ki, Şarlman'ın yayılması önüne bir duvar çekmiş ve kimi Batı Avrupa birimlerinin bağımsız kalabilmelerini sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun süren ağırlığı da Katolik etkisini durdurmuş, giderek Protestanların varlıklarını korumalarını kolaylaştırmıştır.
İklim Yeniden Doğuş'tan (Rönesans) sonraki dünyayı da etkiledi. İspanyol savaş gemilerinin 1588'deki o ünlü deniz çatışmasında İngilizlere yenilmelerinin bir nedeni o sıradaki fırtınaydı. Napolyon'un 1812'de Moskova'dan geri çekilişinin karayıkıma dönüşmesinin nedeni Rusya'nın sert kışıydı. Napolyon tasarılarını dondurucu soğuğun Ocak ayından sonra geleceğini düşünerek yapmış, ancak karakış ondan önce bastırmıştı. Aynı topraklarda Hitler'in çağlar sonraki yenilgisinin gerçek nedeni Sovyet halklarının direnişiyse de, uzun süren sert kışın da etkisi vardı. Hitler'i de 1941'de Sovyetler'e saldırmaya iten bir önemli neden Bolşevik ordusunun 1939'da Finlandiya'ya karşı çok sert kuzey kışı ortamında parlak bir başarı gösteremeyişiydi. İrlanda'da 1846'da yer alan patates kıtlığı kitlesel ölümlere ve yığın göçlere yol açmıştı. Kimi yazarlar 1974'de Etyopya'daki askerî darbenin nedenini (gerçekte Sahra'nın altındaki siyah Afrika'nın tüm "Sahil" ülkelerini korkutan) kıtlığa bağlıyorlar. Avrupa Rusyası, Sibirya ve ABD'nin buğday gibi ürünler yetişen bölgelerinde de kuraklık dönemleri vardır. Sovyetler'de eski Genel Sekreter N.S. Kruşçov'un iktidardan yuvarlanışının ardında da bir ölçüde tarım üretimini kısan hava koşullarının etkisi olmuştu. Yalnız Rusya'da değil, belki tüm ülkelerde toprağın verimlilik derecesi oralardaki rejimlere damgasını vurmuştur.
Küredeki ısı değişmesinden ötürü yeryüzünün geleceği yığınların yaşamları açısından tehlikededir. Yaklaşık 125.000 yıl önce, küresel ısınma (başka nedenlerden ötürü) gene olmuş. Ama o zaman, hava yuvarlağında karbondioksit birikimi bugünkü gibi yüksek değilmiş. Günümüzde İstanbul, İzmir, Adana, Amsterdam, Brüksel ve Şanghay dediğimiz yerler yükselen suların altında kalmışlar. Ne var ki, bugünkü tehlike insan kalabalıkları ve gitgide daralacak beslenme olanakları yönünden çok daha büyük. Bu ölümcül gidişi durdurmak için hem birkaç çıkarcının karşı koymasının üstesinden gelmek, hem de etkili çözüm yollarını bulup uygulamak gerektir. Bunun için de tehlikeyi kendi teninde artan ölçülerde er geç duyacak olan halkların bilinçlenmesi ve ayrıca yönetimlerin mutlu ama zararlı azınlıkla bağlarını koparmaları gerekir.
İklim değişikliklerine eğilmiş ve bu yoldaki endişelerinden ötürü örgütlenme gerekliliğini duymuş olan yaklaşık iki bin bilim adamı küresel ısınmanın nedeni olarak endüstrileşmiş ülkelerin taşıla (fosile) dayalı yakıt kullanmalarında birleşiyorlar. Dünya ekonomisi bir anda çökse ve karbondioksit yayını aynı anda dursa bile, bugüne değin dağıla gelmiş olan zararlı gazlardan ötürü, küresel ısınma durmayacak, etkisini belki daha yüz yıla yakın sürdürecektir. Bunun sonucu olarak, toplumsal bir yıkım yaşanacak ve her şeyden önce yalnızca yaşamı sürdürebilmek için bile görülmemiş bir şiddet dalgası tırmanacaktır.
Küremizdeki iklim, uydumuz ayın ikliminden farklıdır. Güneşten gelen ısının bir bölümü dünyadaki gazların etkisinden ötürü hava yuvarlağında hapsedilmektedir. Küre iklimini değiştiren ve bunun sonuçlarını yaratan bu ısıdır. "İklim Değişikliği Üstüne Hükûmetler-arası Toplu Görüşme" adını taşıyan kuruluş 2001'de yaptığı bir değerlendirmede, ısınmanın bu yüzyıl içinde 5.8 derece artacağını oranlamıştı. Daha sonraki değerlendirmelere bakarak, bu oranı iki katına, giderek onun da üstüne çıkarabiliriz.
Bu durumda, birkaç temel soru sormak zorundayız. Tehlikenin kaynağı nerede? Buna karşı ne gibi çözümler önermeli? Önünde durulmaz görünen değişikliklere nasıl tepki göstermeli?
Küresel ısınmadan ve bundan doğmuş ve hâlâ da doğmakta olan sorunlardan en başta endüstrileşmiş, varlıklı Batı ülkeleri sorumludur. Çevreyi kirletenlerin başında ABD geliyor ve onu Avrupa Birliği'nin gelişmiş üyeleri izliyor. Ardında Japonya ve ufukta Çin ve Hindistan var. Başta ABD olmak üzere, bunların karbondioksit yayımını en kısa sürede yüzde 80 azaltmaları gerekiyor. Dünya nüfusunun yüzde 4'ünü oluşturan Amerika kirletmenin en az dörtte birinden sorumludur. Kirletenlerin başını zararlı yakıt kullanmakta direnen bir avuç tekelci sömürgen çekiyor. Başkalarına ne olursa olsun, günlük kârlarına sımsıkı yapışıp geri bir tek adım atmayan çıkarcılar dünyanın geleceğiyle kumar oynuyorlar. Emperyalizmin bizlere çıkardığı ve ödenmesi de son derece güç bir fatura da budur. Geçmişte karşımıza çıkıp; "Emperyalizm genç uşakların uydurduğu bir masaldır" diyecek denli bilgisizliği simgeleyenler dar çıkarların tümümüze ne bedeller ödettirdiklerini kendi tenlerinde de sandıklarından daha önce duyabilirler.
Amerika'nın onaylamadığı Kyoto Antlaşmasının süresi 2012'de bitiyor. Yalnız yenilenmesi değil, önlemlerin çok daha arttırılması gerekiyor. Söz konusu olan, insanın (ve her türlü canlının) yaşamının korunması, daha da öte insanlığın sürebilmesidir. Güvenilir uzmanların incelemelerinden anlaşılıyor ki, küresel ısınmayı geri çark ettiremeyiz. Çocukluğumuzda parçası olduğumuz suyu temiz, yeşili bol, mavisi hareli çevreden uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz. Yalnız motorlu taşıtlardan çıkan gazlar bile hızla kirlenme için yeterli. Karadaki kirlilik suları, nehirleri ve denizleri de kirleterek oradaki canlıları yok olmaya sürüklüyor. Elimizden gelen şimdilik yalnız şu: yaşamı sürdürmek. Önümüzdeki süreyi, daha da geç kalmadan ve mutlaka uluslararası elbirliğiyle kullanmamız gerekiyor.
Küre çapında bilinç yaratmak için kapsamlı girişimler de oldu. Bunların en önemlilerinden biri resmî, öteki de halk düzeyindeydi. İkisi arasındaki fark çok önemlidir. Birleşmiş Milletler 1992 yılı ortasında Rio de Janeiro'da bir "BM Çevre ve Gelişme Toplantısı" (UNCED) düzenledi. Resmî görüşmeler Rio Centro diye bilinen görkemli yapı içinde ve sıkı güvenlik önlemleri altında sürüp giderken, her ulus, ırk, din ve sınıftan yaklaşık 18.000 kişi kentin öbür yanında ve uzun kumsalın üstüne çadırlar dikerek aynı konuya eğildiler. Bu iki toplantının gündemi aynı, ama sonuçları başkaydı. BM'in şatafatlı adına karşılık bu insan kalabalığı da kendine "Küresel Toplutartışma" adını taktı. Birincisinin gündemi resmî, konuşmalar yıllanmış yöntemlere uygun ve vardığı sonuçlar renksizdi. Temel sorunlara değinmemeğe özen göstermişlerdi. Örneğin, kürenin her türlü ekonomik büyümeyi kaldıramayacak sınırları olduğuna, özel kuruluşların sahibi bulundukları gücün denetlenmediğine ve ekonomik küreselleşmenin sonuçlarına hiç değinmediler. Halkın toplantısı ise, oldukça gürültülü, karmaşık ve düzensizdi. Ama bıçağı kemiğe dayayarak sorunların kökenine inmeyi başardı. Bu ikinci toplantı temelden değişimler istiyordu.
Halkın ortaya çıkardığı belge şu başlığı taşımaktaydı: "Halkın Toprak Bildirisi: Gelecek İçin Eylemci Bir Gündem." Özetle şunları vurguluyordu: Ekonomik düzen çoğunluğun zararına olarak bir avuç kişinin kısa erimli çıkarlarına hizmet etmektedir. Hükûmetlerin ve özel kuruluşların halkın istencine ve çıkarlarına uymalarını beklemek halkın hakkıdır. Ama dünya halkları küresel bir ekonomik işbirliği sonucu olarak, (Dünya Bankası, IMF ve GATT gibi) Bretton Woods kurumlarının ve varlıklı büyük devletlerin baskısı altına sokulmuştur. Dünya halkları kendilerini uluslararası sermayenin gitgide artan gücü karşısında korumak zorundadırlar. Bir milyarın üstünde insan yoksulluğun dibinde yaşıyor. Varlıklıyla fakir arasındaki çıta gittikçe açılıyor, ekonomik ırkçılık hız kazanıyor, kadınların sömürüsü kurumsallaşıyor ve çevre her geçen gün daha da bozuluyor. Bretton Woods kurumları hakça ve iyiye doğru gidişin önünde en büyük engellerdir. Aynı merkezlerin orduları da söz konusu çıkarların vurucu gücüdür. Başlıca görevleri ekonomik haksızlığın sonuçlarına başkaldıranları ezmektir. Oysa, ekonomik örgütlenmenin gerçek amacı toplumların gıda, konut, giyim, eğitim, sağlık ve kültürden yararlanma gibi temel gereksinimlerini sağlamaktır. Tüketicilik ve askerî harcama gibi gereksiz savurganlığın yerine asıl bunlar karşılanmalıdır.
Bu bağlamda ilk sorumluluk suçun büyüğünden sorumlu olan ABD'ne düşüyor. ABD Çevre Koruma Ajansı cezayı hak eden kuruluşlardan yalnız birkaçına karşı tepki gösterebilmiştir: "Exxon Valdez" kuruluşunun Alaska kıyılarına döktüğü petrolün temizlenmesi için harcanmak zorunda kalan para da ekonomiye yararlı bölümde gösterilip kapitalist düzene bundan da bir pay çıkarılıyor. Ancak, tek suçlu da ABD yönetimi değildir. Örneğin, asit yağmuru yalnız Avrupa'da 31 milyon hektar ormanı ortadan kaldırmıştır. Tüm kürede eskiden verimli olan altı milyar hektar toprak çöle dönüşüyor. 11 milyon hektar tropik orman da yok oldu. 26 milyar tonu bulan toprak oksitlendi ya da aşınmaya uğradı. 1.5 milyar hektar tarım toprağı susuzluktan ötürü terk edildi.
Çevreyi kirletip bedelini başkasına ödetmeğe bir örnek: Japonya gereksinim duyduğu bakırı Filipinler'in Leyte bölgesinde kurdurduğu işletme eliyle sağlıyor. Oradaki kuruluş çevreye arsenik, sülfür ve ağır madenler saçarak su kaynaklarını, balıkları, ağaçları ve insanların solunum sistemlerini berbat etmiştir. En tehlikeli ve kirli işleri de bu yerliler yapmaktadır. Japonya kendi toprağını korumakta, ama başkasınınkini kirletmekte, bu arada bakırını da alıp ayrıca kimi Filipinlilere iş yarattığını söyleyerek övünmektedir. Buna bin kadar örnek daha verilebilir.
Bu davranışlara karşı kuşkusuz yapılacak şeyler var. Birinci adım olarak, kömür kullanan fabrikaların durdurulması gerekir. Hiç değilse, çıkan karbondioksitin sonuçlarını ortadan kaldıran bir uygulama bulununcaya değin. İkinci olarak, zararlı yakıt kullanan kuruluşlara, bir caydırma önlemi olarak, çok yüksek vergiler konmalıdır. Üçüncüsü, konutlarda ve her türlü yapı içinde (istisna gözetmeden) başka türlü bir enerji kullanımına geçmeli (Türkiye'de AKP'nin seçimlerde yaptığı gibi) oy avcılığı için tonlarca zararlı yakıt dağıtmaya büyük cezalar getirilmelidir. Bu ölçüler yollarda kullanılan araçlara uygulanmalı, yenilikler ulusal ve uluslararası olmalıdır. Dördüncüsü, yönetimler halkı gerçeklerden açıkça haberdar etmelidir. Yönetenin görevi yurttaşa gerçeği söylemektir.
Kimi ülkelerde "Toprağın Dostları" diye kuruluşlar var. Bunlardan Hollanda'da olanı o ülkenin kendi sınırları içindeki üretime yarayan toprağın on dört katına eşit ürünü tükettiğini saptamıştır. Hollanda aradaki farkı uluslararası ticaretiyle elde ediyor. Bu küçük Batı ülkesinin yurttaşları kendi olanaklarının dışına bu denli çok taşarak başka toplumların gereksinimlerinin çok düşük düzeyde karşılanmasına neden oluyorlar. ABD'nde aynı adı taşıyan kuruluş o ülkede yılda kişi başına 19.5 ton karbondioksitin havaya salıverildiğini belirlemiştir. Sıradan Hollandalı için bu sayı 12 tondur. Taşıl nitelikli yakıtın 2010 yılına değin kişi başına dört tona düşürülmesi gerekiyor. Bu pay eğer eşit olarak paylaşılsaydı, tek bir kişi (gene 2010 yılına değin) günde bir litreden fazla karbon kökenli yakıt kullanmayacaktı. Bu durumda, bir Hollandalı günde otomobille ancak 24 km, toplu taşıtla 50 km, trenle 65 km ve uçakla 10 km yol gidebilecektir. O kişiye Amsterdam'dan Rio de Janeiro'ya uçakla gitme fırsatı yalnızca yirmi yılda bir kez gelmektedir. Yılda kişi başına kereste ve odun kullanımı da (kâğıt üretmek için olanı da dahil) 0.4 metre küple sınırlı kalmak zorundadır. Eşit tüketim çizgisine gelebilmek için kereste tüketimi Amerika'da yüzde 79, Hollanda'da yüzde 60 azalmak zorundadır.
Halkın yalnız sağlığını değil, yaşamını ve yeryüzünün geleceğini ilgilendiren konularda halkın bir avuç çıkarcının kârı için aldatılması büyük cezaları gerektirir. Olaylar öylesine gelişiyor ki, yakında mutlu azınlığın ayrıcalıklarının geri kalanların ölümü olduğu yadsınamaz biçimde ortaya çıkacaktır. "Özgür Pazar" denilen oluşum kendi gidişine bırakılırsa, hiçbir sınır tanımaz, kârını kısıtlayacak hiç bir önleme yanaşmaz. Bunun için halkın denetimi ve o halka sorumlu yönetimlerin işi ciddiye almaları gerekir. Çevreyi kirletme oranına ilişkin izinler gibi o pazarın kendi sözde çözümleri de son incelemede geçerli olmayacak. Kaldı ki, özelleştirmeye dayalı siyasal yönetimler bu sınırları gevşek tutmakta, izinlerde eli açık davranmakta ve denetimi gereği gibi yapmamaktadır.
Öte yandan, önlemler gecikirse, on yıl gibi kısa bir süre sonunda bile tanınmayacak denli değişmiş bambaşka bir gezegende yaşamımızı sürdürme yollarını arıyor durumda kalacağız. Gerçek şu ki, küremiz için ölüm çanları çalıyor.
--
Sevgilerimle
Kemal ŞİMŞEK